9 Mayıs 2020 Cumartesi

Şimdi O Şarkıdan Bize Ne fayda

Şimdi yalancı bir şarkı olmuşsun dillerde
Vurulmuş kırılmışsın kadehlerde
Dökülmüş saçılmış badelerde
Bir iz olup kalmışsın yerlerde
Mevsimler göç etmiş çoktan
Uzak illere
Mevsimsiz çiçekler gibi
Kala kalmışsın
Bir hayal miydin
Bir rüya mı bilemedim
Yorgun düşmüşsün
Uykusuz kalmışsın
Sevgisiz
Sararıp solmuşsun
Ben bilemedim
Bir rüzgar avutur 
Şimdi saçlarını
Hercai aşklar
Çürütür bedenini
Sevseydin eğer sende beni
Kıymetimi bilemedin bilemedin
Hani yağmurlara bırakacaktık saçlarımızı
Yıldızlara anlatacaktık aşkımızı
Şimdi sahilleri döven dalgalar sorar da seni
Anlayamam anlatamam onlara bizi
Kuytu bir liman vardı
Köhne bir iskele
Otururduk hayalen de olsa
Saatler dururdu
Dalgalar vururdu ayaklarımıza
Martılar eşlik ederdi ya
O eski şarkımıza
Dinleyemem dinleyemezsin de bir daha
Kum zambakları açmış şimdi
Solgun çiçekleri yasta
Gözümü kaçırdığım
Akasyalar hasta
Açmış mimozalar
Gönlümde ki ayazda
Baksam da seni göremedim ne fayda
Ilgınları vurmuş
Tuzlu sular en fazla
Senin beni bırakıp
Gittiğin o yarda
Katır tırnağı açmış
Şimdi ne fayda
Bilirim vakit çok geç artık
Değişmez hiç bir şey
Seni yazsam da yazmasam da
Eski bir hatırayı
Boşuna kanatsam da kanatmasam da
El olup gitmişsin
Bize ne fayda

Hasan Karataş
10.05.2020

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Bilirim Elbet


Bilirim aşkta hiçbir şey bilmediğimi
Neyin karşılığıdır gözyaşları
Neleri arar yürekler yıllar yılı
Neyi bulamadan göçmüştür
Yürekler kayıp giderken
Bilirim en iyi bildiğim şeydir
Beni çağıran ölüm 
 Güneşin batışında ikindi vaktinde
Saçlarımdaki beyazlardan bilirim
Gittiğim yolun akıbetini
Yorgun bir sabaha uyanırken
Günü bitiririm daha başlamadan
Ne çok sevmiştim yaşamı
Küçük bir çocuk iken
Yağmurlu gökyüzünde yıldız ararken
Baharın gelişini gün gün sayarken
Adım adım ölen yaşama sevincimi
Çocukluğun ardından 
Tükenip giden gençliğimde
Hiçbir şeyin kadrini bilmez iken
Bilirim yolların hasretini
Yüreğimi eskiten sevgilerin
Basit samimiyetsizliğini 
Bilirim elbet her şeye rağmen
Hiçbir şey bilmediğimi

Hasan Karataş | Yıllar Sonra

Masumiyet


Masumiyet, saf, duru ve temiz. Gösterişten uzak kendi halinde, yalnız başına… O yüzden masumiyeti hep çocuklarla resmederiz.
Masumiyet kırda tek başına, boynu bükük, gösterişten uzak bir gelincik gibi… Tıpkı aslımız gibi zayıf, aciz. Görünce vicdanımızla duyabiliriz onun sesini, vicdanımızla tanırız masumiyeti. Şefkat ve merhametle mukabelede bulunuruz ona.
Masumiyet, mahcup, çekingen, ürkek… Bir yetim, bir öksüz gibi…
Masumiyet kaybolunca yolu şaşar insanoğlunun. Eğer başını eğmese, hicabından yüzü kızarmasaydı gelinciğin masumiyeti kaybolacaktı muhtemelen.
Masumiyet kötülüğe perdedir, çünkü onun başı hep eğiktir. Mütevazıdir, size asla tepeden bakmaz, sizi itip kakmaz, size bağırmaz. Duruşuyla hep masumiyeti haykırır. Vicdanımız varsa duyarız, yoksa... İzzetinden de ödün vermez.
Masumiyet, sukutun sesi, vicdanın çığlığı. Kaybolmuşsa şefkat, kaybolmuşsa merhamet, masumiyet neyin karşılığı. Şefkat ve merhamet kalmamışsa insanoğlunda boşluğu başka hisler doldurur.
Masumiyetin bir resmini çiz deseler, ya bir çocuk resmi çizilir ya da boynu bükük bir gelincik. Zulmün resmi ise çok açık hemen çocuğun arkasında bekleyen akbabalar, çakallar, sırtlanlar…
Masumiyet derin hislerin dünyası. Masumiyet saf, temiz o yüzden rengidir beyaz, bembeyaz, kar beyaz. Kar soğuk olsa da özünde sıcaklık vardır. Özünde sıcaklık olmasa erir miydi hiç. Karda masumiyet kaybolunca buz olur. İnsanda da masumiyet kaybolunca öyle olur.
Ağaçların çiçekleridir masumiyet, o yüzden hep gönlümüze hitap eder. Güzel duygular dışa vursun diye. Eğer dışa güzel duygular saçılmıyorsa orada masumiyet kaybolmuş, gönül dünyamız harap olmuştur. Masumiyetin kaybolması acıdır. Onun kaybolduğu yer talandır, acıdır, gözyaşıdır, ızdıraptır.
Gönül masumiyet ister, masumiyeti sever.

Zamana Karşı Durmak

Zaman her gün bir sayfayı koparıp atarken bir kenara ona karşı durmak mümkün mü? Durmadan akan suya, esen rüzgar set çekebilen insanoğlu bir sette zamana çekebilir mi?
İlk insanların bin yıllık yaşam süresinde yapılanlarla günümüzdeki ortalama yetmiş yıllık insan hayatında yapılanlar arasında fark olmasa da zamanda bir daralma olduğu gerçektir. İnsan hayatının yaşam süresi azaldıkça işlerin yapılma hızının artması zaman karşı yapılan amansız bir yarışın göstergesidir. Eskiden at ve deve sırtında aylarca seyahat eden insanoğlu günümüzde birkaç saatte dünyanın herhangi bir yerine kolayca ulaşabilmekte, gitmeden oraları görebilmektedir.
Yaşam ne kadar hızlanırsa hızlansın zamana yetişmek mümkün olmuyor. Saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar akıp gidiyor. Bir ömür süresinin içini ne kadar doldurabilirsen doldur, ömür bitiyor. Hayat akıp gidiyor. Her şey değişirken zamanın akışı hiç değişmiyor. Kimseye, hiçbir şeye aldırmadan önüne çıkan her şeyi harmanlayıp geçiyor.
Bizim olmayan ve hiçbir zaman olmayacak şeylerin peşinde koşarken bize ayrılan süre bitiyor. Farkına bile varmıyoruz. Saatler geçiyor tik tak ve kopuyor takvimden bir yaprak.  Fırtınalar ve dalgalar bile aşındırırken en sert kayaları, zayıf insanoğlu nasıl karşı koyabilir ki zamana.
Sel olup aksak da, yıldırımlar gibi koşsak da zamanın olduğu yerde bizim hükmümüz geçmiyor. Zamanın ve mekanın sahibinin tasarrufu dışında yaprak bile kımıldamazken, bizim zamana karşı koymamız ne mümkün.
 Zaman akıp gidiyor, bir gün, bir hafta, bir ay, bir mevsim daha geçiyor. Bir gün gibi bir yıl da insan ömrünün kısa bir özeti değimli. Bir günde olsa, bin yılda olsa değişen ne ki? Hayatı içini doldurabildiğimiz ölçüde yaşıyoruz. Bazen boş, bazen dolu. Bezen yıllara bedel bir gün. Nihayetinde bize ayrılan zaman bitiyor gün gün.

İnsan


İnsan, hayata bir nefesle bağlanan, sınırları Yaradan tarafından belirlenmiş bir hayatı yaşayan. Bazen asi bazen günahkar, bazen masum, bir yetim çocuk kadar. Bazen zalim ve gaddar. Yeryüzünün halifesi, yükü ağır kulluk kadar.
İnsan hayata bağı bir nefes kadar. Soluk benizli, eli nasırlı… Kimi saraylarda, kimi barakada. Kimi hayatta, çoğu toprağın altında.
İnsan, sen, ben, kardeşimiz, evladımız, eşimiz, dostumuz. Yaradan tarafından bahşedilen hayatta, kimi sıkı sıkıya bağlı, kimi misafir edasında.
İnsan etten kemikten, rakibi yine insan, nihayetinde kendi de bir insan. Bazen yorgun, bazen suskun, bazen inatçı ve hırslı. Kimisi cefada, kimisi sefada. Sırtında ağır bir yaşam yükü. Bazen yaşıyor öylesine, farkında değil aslında hepsi sevki İlahi de. Kavgalar, çatışmalar, çekişmeler hepsi yaşamın bir parçası.
İnsan, sevgiden yoksun kalmış, oda sevdiklerini yoksun bırakmış. Ya da sevdiklerine zamanla tapmış ifrata kaçmış. Huzuru aramasına rağmen hep teğet geçmiş. Bazen yol yordamı yanlış seçmiş. Yaşamla ölüm arasındaki çizgilerde dolaşmış. Boş çabalarla ömür tüketmiş. Kavgalardan medet beklemiş.
İnsan, kini, öfkesi bazen dağlar kadar.  Yakmış, yıkmış zulümle dünyaya nam salmış, feryat figan Arş-ı ala’ya ulaşmış. Yaşam hakkı tanımamış diğerlerine.
İnsan, masumiyetin simgesi olmuş. Hep eza, hep cefa, hep çile olmuş yaşam yumak yumak. Hep sabır, hep şükür demiş, kimseyi incitmemiş. Kendisine ayrılan yaşam alanının hep merkezinde durmuş.  Bazen susmuş, bazen ağlamış içli içli tenhalarda, gecenin en koyu anında, yaşamın kıyısında, bir misafir edesında.

Yüreğime Serpilen Umutsuzluk

Yine karşılıksız mesajlar, yine umutsuz ağlayışlar.
Mesajlar karşılıksız, karşılıksız sevgiler.
Ama her şeyin bir bedeli olmalı
Sence her şey karşılıksız mı olmalı
Tükeniş çığlıkları arasında çaresizce susmak
Sevda denizinin girdaplarında boğulmak
Hangimizin daha çok hakkıydı bilmem ki mutlu olmak.
Cesaretsiz yüreğin bir şeyler söyleyecekken
Bir kelime dahi söylemeden çekip giden yine sen
Benim umutla baktığım değerlerin üstünde
Umuda en büyük darbeyi vuran yine sen
Bu bir karşılıksız aşkın mı yoksa kaçışın mı öyküsü
Bilmem ki kaçıncı mecnunun kaçıncı türküsü
Pişmansı davranışların ifadesiz manası
Yarınlara kalmış bir gencin sevdası
Yağmur damlalarında çınlayan düşünceler
Bir kabus oldu sanki bana bütün geceler
Umuda yol verdim umutsuz kalma pahasına
Gelip yine umut oldun umutsuz aşkıma
Sırça bir yüreğin parçalanış sesiydi bu...
Yüreğime serpilen umutsuz bir sevgiydi bu... 

Hasan KARATAŞ | Yıllar Sonra

Bu Blogda Ara