24 Aralık 2019 Salı

Eylül

EYLÜL
Aylardan eylül. Yazın sonu, güzün ilk ayı. Sevinçten haykırmak mıdır yoksa üzüm mü anlamı? Güz mevsiminin kapısı, yazın sonu, hazan mevsiminin önsözü. Neden sevilir eylül, hüznünden mi yoksa sıcaktan bunalanlara serinlik verdiğinden mi? 
Gündüzler sıcak olsa da akşamlar daha serindir yazdan. Yazların özlenen akşamıdır eylül akşamı. Hafiften üşürsün, kapıyı pencereyi örtersin. Bir sessizlik çökmüştür adeta dışarı. Yaz sıcağının ardından dolan sokaklarda azalmıştır insan sayıları. Sıcak bir çay daha lezzetli, daha içimlidir eylülde. Günlerin kısaldığı daha belirgindir. Sanki güneş batarken daha kızıl rengidir. 
Serin esintilerin tozlara karıştığı, yolların yağmuru aradığı aydır eylül. Özlersin, beklersin yağmuru sende. Toprak kokusunu duymak istersin. Belki içinde bir bahar arayışıdır bu ama mevsim sarı mevsimdir. Ama seversin yine de eylülü etrafta ki tüm sararmalara rağmen. Tüm ölümcül çağrışımlara rağmen. Sadece hüzünlenirsin. Duygu yüklüdür yüreğin. Belki bir mısra dolanır diline. İçinden mırıldanırsın ama hiçbir zaman yazıya dökmezsin. Hiçbir ayı bu kadar sevmezsin belki de. Seni üzen hüzünlendiren bir ay sevilir mi hiç demeyin. Etrafınıza bir bakın. Birçok çoğuna isim olmuştur eylül. Sevmeseler verirler mi çocuklarına ismini.
Ayrılıkların ayıdır eylül. Zordur ayrılıklar. Hüzünlüdür, hüzün doludur. Ağlarsın için için belli etmezsin. İçinde fırtınalar kopar eylül rüzgarlarına karışır. Tozlu rüzgar senide savurur. Duyguların altüst olur. Karmakarışık olursun. Rüzgar hafif bir serinlikle saçlarını dağıtır. Hafifçe üşürsün. Yine de seversin eylülü. Tatlı bir serinliktir eylül.
Ağaçlar meyvelerinden, yapraklarından ayrılır. Göçmen kuşlar başka diyarlara yol alır. Yada gelir dağ yamaçlarına konar. Yapraklara hüzün düşer sararır bir bir. Düşmek için hazırlanır dallardan. Ayrılığın hüznü düşer, sararıp solar. Sonra bir yaprak düşer toprağa, bir yaprak daha… Sonu gelmez ayrılıkların. 
Eylül üzüm mevsimi, bağ bozumu zamanı. Şimdi daha bir lezzet dolu dallar, daha bir sararmış, daha bir kızarmış salkımlar. Kimisi siyahın en koyusunda, kimisi sarı yaprakların kuytusunda. Kıskanç asmanın meyvesinden vazgeçme zamanı, ayrılma ayı. Eylül hasat ayı meyvelerin, en güzel üzümler, elmalar, cevizler daha nice meyveler. 
Eylül akşamları sıcak yazdan sonra daha bir serin. Daha yorgun insanlar, daha tatlı uykular, tüm yorgunluklara rağmen. Sarıdan kızıla tüm yaprak tonları sarar ağaçları bir bir. Bir yorgunluk düşer üzerine. Bir hüzün çöker. Yapraklarını döker yerlere. Onları savurur rüzgar sokaklarda. Yağmuru mu arar yoksa insanlara sonlarını mı haber verir bilinmez, rüzgarın caddelerde savurduğu yapraklar. Çöpçüler süpürür sokakları ve yaprakları. Süpürülen yaprak değildir sadece mevsimler gider, çiçekler gider, yaşanmışlıklar gider. 
Düşen her yaprak acı bir ayrılığı haber verir. Rengi sarıdan kızıl alev rengine dönmüştür ayrılığın hüznünden. Güneş bile batarken kızıla bürünür tümden. Hüznün kokusu işlemiştir her yere. Yine de sevilir hüzünlendirse de eylül. Yine de bir başkadır eylül.

Memleket Manzaraları

Memleket Manzaraları
Son yıllarda ne zaman şehir merkezinden uzak kırsal alandaki bir köyden geçsek gördüğümüz en önemli manzara yalnızlık. Yol kenarında oturmuş tek başına sanki birinin yolunu gözlercesine bekleyen yaşlı insanlar. Eşi, dostu, çocukları, komşuları ya şehirlere göçmüş ya da ahrete. Yapayalnız, tek başına bir yaşam.
Yalnızlık güzel midir? Doğayla, kendinle baş başa, kimseye eyvallahın yok bir nevi özgürsün. Etrafta duyduğun ses kuş sesi, su sesi, rüzgar esintisi ya da arada bir nadir de olsa geçen araba sesleri. Yalnızsın, hatıralarla baş başa, yalnızsın içinde küllenen hasretle birlikte. Yılda birkaç kez gelip bir iki gün durup kaybolanların dışında.
Bu kadar güzel mi yalnızlıklar? Çorbaya salladığın tek kaşıktan içtiğin boğazına düğümlenirken. Kim bilir kaç kişiydi bu koca köy evi. Hepsi göçüp gitti. Kimisi iş, kimisi aş, kimisi okul dedi ve gitti uzaklara. Kimisi hiç dönmedi bir daha. Kimisi yılda bir defa, birkaç defa gelebildi. Bazen yıllar geçti gelmeyeli. Evlerde sayılar azaldı hızla. Bir hanede daha ocak tütmez, ışık yanmaz oldu. Ve sonra yavaş yavaş, yıkık dökük bir hal aldı evler. Kapanan okullar, sağlık evleri, minarelerinden ezan sesi yükselmeyen camiler oldu memleketin köylerinde. Bahçelerde ağaçlar kurudu. Çalılar, dikenler kök saldı bahçelerde. Çoğaldıkça çoğaldı girilmez oldu.
Ne yazık ki yıllardır kırsalını kalkındırmaya çalışan bir ülkenin memleket manzaraları. İç acıtan yalnızlıklarla doldu. Toprağından, anılarından kopamayan, şehirde yaşam hakkı tanınmayan yaşlılara kaldı. Bugün ve yarınlar… 
Peki, geriye ne kaldı. Kalabalık şehirlerde yaşayıp yalnızlaşan insanlar dışında. Bir lokma ekmeğin peşinde zamanla yarışanlar dışında.
Son memleket manzaraları, kaybolan köyler, yalnızlaşan insanlar, acıklı hikayeler.
Hasan KARATAŞ

14 Aralık 2019 Cumartesi

Bir Yol Bul Kendine

Bir yol bul kendine. Her şeyi bir kenara bırak. Kalanları geriye koy. Geçmiş alıp gitsin hepsini. Tozlar düşsün üzerine. Silinsin izleri bir bir. Sonbahar gibi düşün. Yaprakların dökülsün. Eski hatıraları bırak geçmişin silik coğrafyasına. Bırak hepsi ölsün belleğinde. 
Düşünme hiç. Bir yol bul kendine. Doğrular sadece doğru olduğu için yaşasın seninle. Yanlışlar yanlış olduğunu için ayrılsın senden. 
Bir yol bul kendine. Medet umma hiç geçmişten, eskimiş dostlardan, gelip geçilmiş yollardan, eski hatıralardan... 
Bir yol bul kendine. Kim var kim yok bakma etrafına. Hepsi gelip geçici nasılsa. İşi düşenin yolu da düşer nasıl olsa. Sen takılma hiç. Yürü git kendi yolunda.

Hasan Karataş

Yaşanacak Güzel Günler Var Daha

Yaşanacak güzel günler var daha. Okunacak ve yazılacak nice kitaplar var. Mevsim kış olsa da bahar yine gelecek. Yaz yine gelecek ve kaçacak serin yerler arayacağız. Unutacağız şuan ki mevsimi. Yine sıcaktan şikayet edeceğiz. Şuan mutluysak bütün soğuğa rağmen. Diğer mevsimlerde öyle mutlu olacağız.  Aslında mutluluk şuan da. Yarının garantisi yok. Geçmişten fayda yok. Her şeyden önce mutlu olmayı bilmek lazım. Mutluluk birazda bizim elimizde. 
Umudunuz daim olsun.

Hasan Karataş

8 Aralık 2019 Pazar

Papatya Seven Kadın

Papatya Seven Kadın
Papatyaları seven kadın sade biridir. Gösterişten yana hiç gönlü kaymaz. Mal, mülk, servet istemez. Küçük şeyler mutlu eder onları. Sevmeniz seviyor olmanız, yanında durmanız yeter mesela. 
Saraylar mutlu etmez onları. Hani şöyle küçük bir kasabada, denize nazır olmasa da bir akar suya bahçesi komşu olan bir ev mutlu eder onları. Çıkıp alışverişe boğulmak değil küçük bir gezinti bile yeter onlara. Bir sofranın başında yiyecek ekmeği bir de katık oldu mu mesela yanında bir de sevdiği adam zaten dünyalar onun olmuştur. İhtişamlı, abartılı iltifatların önemi yoktur onlar için. Bakınca gözlerine sevdiği adamın, gözlerine ışığı vursun yeterlidir. Bir prenses olmak istemez, sevildiğini bilmek ister. Sevdiğinin yanında olduğunu görmek ister. Bilir ki bu dünyada her şey gelip geçicidir. Geçmeyen tek şey ebedi bir sevgidir. Onun yüreğinde sevdiğinin yanı zaten bir cennet bahçesidir. Papatya seven kadın, bir papatya kadar hisli, bir papatya kadar zorluğu bilendir. Kıymetini bilen için papatyalar dünyanın en güzel çiçeğidir.

Hasan Karataş 
29.11.2019

Unutmak

UNUTMAK
Unutuyor insan ağır ağır yaşadıklarını. Siliniyor hatıralar bir bir. Önce detaylar kaybolup gidiyor. Sonra kalından inceye doğru örülmüş bir ağ gibi silinen her ince çizginin yerine bir sonraki geçiyor. Ağır ağır yok oluyor. Netlik bozuluyor. Kalın çizgiler inceliyor zamanla kopuyor, siliniyor. Dur durak bilmiyor insan belleği yeni şeyleri eklerken eskileri eskitiyor işte. Bir bakıyorsun izler kalmış geride. Kırıntıları toplayıp bir araya getiriyorsun. Sonra onlarda kayboluyor. Hatırlamak bir o kadar zorlaşıyor. En kötüsü ya da en iyisi mi bilmiyorum. Unuttuğunu, kaybettiklerini hatırlamıyor insan. 
Önce saatler gidiyor, ardından günler, haftalar kayboluyor. Öyle zaman geliyor aylar da gidiyor. Böyle bir şey olmuştu, yaşanmıştı lakin hangi aydı diyorsun. Sonra mevsimlerin üstünü kaplıyor sis perdesi. Ağır ağır çöküyor üzerine. Soğuk bir mevsimdi, çiçekler açmıştı, sıcaktı, kar yağmıştı şekline dönüyor mevsimler. Onlar da kayboluyor zamanla. Zorlanıyor insan belleği silik hatıraları toplamak için. Toplayamıyor da zaten. Bırakıyor dağınıklığın ortasına, kalıyor her birinde bir parça ayrı yerlerde.
Unutmak için bir çaba gerekmiyor. Hiç bir çaba göstermeyince unutuluyor. O yüzden eskiler “hatıraları tazeledik” diyordu eskileri yad edince. Tazelemeyince kayboluyor, unutuluyor. İnsan belleği uzun zaman hatırlamayınca siliyor izleri. Silinmez sanılan her şey, insan belleğinin yitiminde yokluğa mahkum oluyor. Zamanla her şey kayboluyor.
En iyisi unutmak
Unutmak yenilenmek belki de.

Hasan Karataş
09.09.2019

Okuyanlar, yorum kısmına yorumları ile birlikte, okudum diye yazarlarsa memnun oluruz.

Ruhum yokluğunu haber verdi

Ruhum yokluğunu haber verdi

Ben en ağır mağlubiyetimi gözlerine baktığımda aldım. Yetmedi gülüşüne kandım. Elini tuttum bir Kasım ayında. Kış gelmemişti lakin soğuktu hava. Tedirgindim. Titriyordu ellerim. Senin gözlerinde cenneti gördüm ve o gün anladım kaybettiğimi. O gün anladım aşka yenik düştüğümü. Yanında öylece gezdim. Dolaştım bütün şehri. Ruhum yokluğunu haber verdi. İçim ürperdi. Kalbim titredi. Daha sen yanımda iken yokluğuna karşı bir savaş verdim. Sen bilmedin. Hissetmedin. Bakamadım daha fazla gözlerine. Kulak vermedim hiç sözlerine. İnsan hiç düşünür müydü o anı kaybettiği bir savaşta yenilginin ağırlığını. Hiç gelmeseydim, bütün bunlar hiç olmasaydı der elbette ki. 
Uçup gitti zaman yitip gittim avuçlarımda. Akıp gittin şehrin caddelerinde. Beni hiç sorma. Bıraktım yüreğimi seninle orada. Bir rüya gibi işte, bir hayal belkide. Bir Kasım ayında sensizliğin ortasında kaldım. Göz yaşlarımı kimse ile paylaşmadım. Kendim yaşadım bu ayrılığı. Uzaklara daldım. Yüreğime attım. Kapattım kendimi iç dünyama. 
Seni unutmadım. Unutur muyum. Gözlerinde yaşadım,  sözlerine inandım. Bir yalandı, bir hayaldi gerçek sandım. Sen aşk! Benim için ne büyük imtihandın.
Yaralandım. Merhem diye yaralarıma seni sardım. Kanattın. Ağlattın. Yaktın. 
Sensiz günler geçmez sandım. Geçmedi de öylece kaldım. Bu savaşta ben yaralı bir tutsaktım. Bitmeyecek bir sevda ile artık sensiz yaşayacaktım.

Hasan Karataş
21.07.2019

Haziran'da Beklerim Seni

Haziran’da Beklerim Seni
Bir göç başlar ağır ağır yüksek yamaçlara doğru. Bir telaş olur koşuşturmacalar. Geceye taşar hazırlıklar. Bir uğultu çöker akşamlara. Bitmeyen sohbetlerin ortasında. Çekilir etrafımızdan ağır ağır yeşeren otlar. Meyvelere bırakır yerini bütün çiçekler. Ekinler sararır, eğilir başaklar.   Bütün koşuşturmacalar, telaşlar bundandır işte. En taze meyveyi, en iyi hasadı yapma zamanıdır Haziran. 
Akşamlar ılık bir esintiyle baslar, insanlar dışarı çıkar. Girmek istemezler evlerine. Daha bir güzeldir ya işte bu yüzden Haziran'lar.
Bütün güzelliklerin içinde hüznü de başkadır işte. Bunca telaşın içinde akşam çöker üzerine, bir yorgunluk düşer sarar seni. Bütün seslerin içinde senin sesini duymak isterim. Bir ses duyunca senin sesin mi diye kulak kesilirim. Umudun yanında bir bekleyişe döner hayallerim. Ben seni hala Haziran'da beklerim. Ağaçların arasından, başak sarısı buğday tarlalarından çık gel diye hep yolunu gözlerim. Bütün telaşı, işi, gücü her şeyi bir kenara koyup hatırla beni ve bekletme artık bu kadar derim. En zor gelmenin mevsimi biliyorum Haziran'lar. Umutlar, koşuşturmacalar, yaz heyecanı var. Olsun ben yine de beklerim seni. Kim bilir, gelirsin akşam serinliğinde, ben yorgun düşerim uykunun kucağında. Sen beni görsen bile ben seni göremezsem gelmiş sayman. İçimdeki hasreti avutamam. Kolaydır sonbaharda yuvaya dönmek. Önemli olan bütün kuşlar yuvasını terk ederken dönebilmek. İşte diyorum ya sana. O yüzden Haziran'da gel bana.
Diyordun ya, bekle beni. İşte bunca yıldır bekledim. İçimde derin hasretler biriktirdim. Yüreğim yorgun şimdi. Düşlerimde hala sen. Sensiz kaçıncı sabaha uyandım bilmem. Yalnızca çıkar gelirsin diye beklerim. 
Kaç gonca gül açıp da soldu. Kaç mevsim geçti üzerinden. Yıllar tükenip gitti. Bak sensiz Haziran’da bitti. Olsun varsın. Ben yine de bekledim seni.
Hasan Karataş
26.05.2019

Haziran'da Beklerim Seni

Haziran’da Beklerim Seni
Bir göç başlar ağır ağır yüksek yamaçlara doğru. Bir telaş olur koşuşturmacalar. Geceye taşar hazırlıklar. Bir uğultu çöker akşamlara. Bitmeyen sohbetlerin ortasında. Çekilir etrafımızdan ağır ağır yeşeren otlar. Meyvelere bırakır yerini bütün çiçekler. Ekinler sararır, eğilir başaklar.   Bütün koşuşturmacalar, telaşlar bundandır işte. En taze meyveyi, en iyi hasadı yapma zamanıdır Haziran. 
Akşamlar ılık bir esintiyle baslar, insanlar dışarı çıkar. Girmek istemezler evlerine. Daha bir güzeldir ya işte bu yüzden Haziran'lar.
Bütün güzelliklerin içinde hüznü de başkadır işte. Bunca telaşın içinde akşam çöker üzerine, bir yorgunluk düşer sarar seni. Bütün seslerin içinde senin sesini duymak isterim. Bir ses duyunca senin sesin mi diye kulak kesilirim. Umudun yanında bir bekleyişe döner hayallerim. Ben seni hala Haziran'da beklerim. Ağaçların arasından, başak sarısı buğday tarlalarından çık gel diye hep yolunu gözlerim. Bütün telaşı, işi, gücü her şeyi bir kenara koyup hatırla beni ve bekletme artık bu kadar derim. En zor gelmenin mevsimi biliyorum Haziran'lar. Umutlar, koşuşturmacalar, yaz heyecanı var. Olsun ben yine de beklerim seni. Kim bilir, gelirsin akşam serinliğinde, ben yorgun düşerim uykunun kucağında. Sen beni görsen bile ben seni göremezsem gelmiş sayman. İçimdeki hasreti avutamam. Kolaydır sonbaharda yuvaya dönmek. Önemli olan bütün kuşlar yuvasını terk ederken dönebilmek. İşte diyorum ya sana. O yüzden Haziran'da gel bana.
Diyordun ya, bekle beni. İşte bunca yıldır bekledim. İçimde derin hasretler biriktirdim. Yüreğim yorgun şimdi. Düşlerimde hala sen. Sensiz kaçıncı sabaha uyandım bilmem. Yalnızca çıkar gelirsin diye beklerim. 
Kaç gonca gül açıp da soldu. Kaç mevsim geçti üzerinden. Yıllar tükenip gitti. Bak sensiz Haziran’da bitti. Olsun varsın. Ben yine de bekledim seni.
Hasan Karataş
30.06.2019

Okumak

Okumak
80 milyonluk bir ülkede günlük kullanılan kelimeye sayısı 400’ü geçmiyorsa 401. kelime de yanlış anlaşılma ya da anlaşılmama ihtimaliniz çok yüksektir. 78 bin ana kelimeden oluşan bir dilin yaşadığı sığlığı sanırım hepimiz bu örnekle anlamış olduk. O kadar geniş kelime yapısına sahip bir dili bu hale getirenler malesef hepimiziz. Bunda az yada çok herkesin katkısı tartışılmaz. Gün gelir daha da azalır mı onu da bilmiyoruz. Lakin şuan mevcut durum bu şekilde.
Hep şikayet ettiğimiz lakin düzeltmeye kendimizden başlayamadığımız bir yara aslında okumamak. Hep başkaları okusun istiyoruz ama kendimiz okumuyoruz. 
Günümüzde kitlesel iletişim araçlarının hızla artması ile bu oranın giderek düştüğü de acı bir gerçek. Okumayan bir birey kendisini geliştiremediği gibi ülkelesinin gelişimine de bir katkı sağlayamaz. Bizim ülkemiz kadar köklü bir tarihi olmayan Amerika bile bu konuda bizim çok önümüzde ise burada gerçek sorumlu bizlerizdir. Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere gibi köklü ülkeler içerisinde kadim bir yerimiz olması gerekirken Birleşmiş Milletler İnsanı Gelişim Raporu’na göre 173 ülke arasında 86. sıradayız. Ülkemizde 12bin kişiye bir kitap düşerken maalesef yılda 6 kişi bir kitap okuyor. Japonya’da 1 kişi yılda 25 kitap okuyor. Mukayese açısından bu kadar örnek yeterli olur diye düşünüyorum. 
Herkes okuduğunu, bildiğini düşündüğü ülkemizin durumu maalesef  bu şekilde. 
Küçük yaşlarda kazanılmayan ve kazandırılmayan bu alışkanlık ileriki yaşlarda daha da zor. Okudukça okumayanlar ile okuyanlar arasında ki fark öyle açılıyor ki. Zamanla birbirini anlamaktan uzak, yanlışı doğrudan ayırt etmekte zorlanan insanlarla dolup taşıyor etrafımız. 
Aslında bütün bunların sebebi kendimizi bilmemekten kaynaklanıyor. Abartmayı çok seviyoruz millet olarak. En çokta kendimizi abartıyoruz belki de. Oysaki bilimsel bir gerçekte abartının yeri asla yoktur. Abartma dediğimiz mübalağa sanatı edebiyatta geçerli bir durumdur. Gerçeklik ile de alakası yoktur. Ne yazık ki edebi metinlerde kalması gereken bu abartıyı bizler gerçek hayata taşımışız ve daha da kötüsü bunu iyi bir şey olarak düşünüp inanıyoruz. 
İnsanlar içinde bulundukları toplumların aynasıdır. Toplumlar fertlerden meydana gelirler. Biz neysek toplumda odur. Bir toplumu ve kültürünü geçmişi ile birlikte bugün yaşayanlar oluşturur. 
Bir Bosna ziyareti için bile 7. Yabancı dil olarak Boşnakça’yı  öğrenen, Avni mahlası ile bir birinden güzel şiirler yazan Fatih’in torunları olarak övünen milletimizin geldiği durum maalesef budur. 
İbret alınması gerekirken hala kendimize toz konduramadığımız gerçeği ise bize durumun en iyi izahını yapmaktadır aslında. 
Okumayınca okumayı öğrenemeyiz. Baktığımız, gördüğümüz şeyleri, çağın gereklerini, gidişatı okuyamayız. Eşsiz bir sanat olan kâinatı okuyamayız. Hiç bir şeyi de anlayamayız. 
Dert başta olunca, çare başka olmalı sanırım. Çünkü çaresini bilsek dert bizde olmazdı. 
Okudukça dünya daha da güzelleşecek, insanlar daha da özgür bir bakış açısına sahip olacak. Bir gün o güzel dünyada yaşamak dileğiyle. 
Okuyanlar okudum yazarsa bizlerde okunma oranını anlamış oluruz. Sabırla okuyan herkese teşekkürler.
 
Hasan Karataş

Bu Blogda Ara